Tüm bu endüstriyel gıda sistemi, fast food’la birlikte başladı. 1930’larda yeni bir restoran türü ortaya çıktı. Arabaya servis. McDonald’s kardeşler bu alanda çok başarılı oldu. Ancak daha sonra masrafları kısıp, işi basitleştirdiler. Bütün garsonları işten kovdular. Pek çok yiyeceği menülerinden çıkardılar ve restoran işletmeciliği konusunda devrimsel bir işe imza attılar. Buna temel olarak, fabrika sistemini restoran mutfağına taşıyarak yaptılar. Her elemanı, tek bir işi defalarca, arka arkaya yapmak üzere eğittiler. Çalışanların yalnızca, tek bir iş yapmasını fırsat bilerek maaşlarını düşürdüler. Giden elemanın yerine, yenisini bulmak çok kolaydı. Yiyecekler ucuzdu. Tatları güzeldi. Böylece McDonald’s restoranı çok güzel bir başarı yakalamıştı. McDonald’s, sığır kıymasının Amerika’daki en büyük müşterisi. Hamburgerlerinin her yerde aynı tada sahip olmasını istediklerinden, sığır kıymasının üretim şeklini değiştirdiler. Bugün McDonald’s şirketi, patatesin de en büyük müşterisi. Domuz etinin, tavuk etinin, domatesin, hatta elmanın da en büyük alıcılarından biri… Bu nedenle, bu tip büyük fastfood zincirleri büyük üreticiler istiyor. Bugün, gıda üretimini kontrol eden şirketlerin sayısı, bir elin parmaklarını geçmiyor. 1970’lerde en iyi beş et imalatçısı, pazarın yalnız yüzde 25’ine hâkimdi. Bugünse en iyi dört imalatçı, pazarın yüzde 80’inden fazlasına hâkim. Artık aynı şey, domuz etinde de yaşanıyor. Fastfood restoranında, yemek yemiyor olabilirsiniz. Ancak yine de, bu sistemin ürettiği etleri yiyorsunuz. Tüm markaların etiketlerinde çiftçiler görüyoruz. Ancak et sektörünü kontrol eden yalnızca üç-dört şirket var. Tarihte, gıda şirketlerinin bu denli büyük ve güçlü hâle geldiği görülmemiştir. Meselâ Tyson Food"1, dünya tarihindeki en büyük et ürünü imalatçısı."